18 Eylül 2007 Salı

Darwinist Bir Kara Ütopya

"Eğer birinin pabuçlarıyla yürümeyi denemediyseniz, onu yargılamadan önce iyi düşünün" - Navaho Atasözü

Yine ateşli bir evrim tartışmasının tam ortasındayken Türker Yılmaz verdi bu fikri bana. Evrim kuramının bilim toplumunda genel kabul gören tek kuram olduğunu, bu gerçeğin hakkının verilmesi gerektiğini söylediğimde, haklı olarak genel kabulün mutlak doğruluk anlamına gelmediğini söyledi. Bu savını güçlendirmek için de politik tercihlerle analoji kurdu. Çok oy alan partinin ülke yönetimine en uygun parti olduğunu iddia edemezdik. Kurduğu analojideki önemli bir hata, bilimsel bilgi üretiminin kitlesel siyasi tercihlere göre çok daha kontrollü olduğunu ve bunun verilen kararların güvenilirliği üzerine etkisini göz önüne almamasıydı.

Daha sonra bu analoji üstüne düşünürken, aslında Yılmaz'ın bana kendimi derdimi anlatmak için çok değerli bir fırsat verdiğini farkettim. O da analojiyi kullanırken farketmemişlti belki, ama kendi analojisiyle benim haklılığımı onaylıyordu: Çünkü, evet, demokrasilerde çok oy alan partileri beğenmek zorunda değildik, ama aklı başında, demokrasiye, hukuka saygısı olan hepimiz çok oy alanların hükümet etme hakkının demokrasi dışı yöntemlerle ellerinden alınmasına hiç de sempatiyle bakmıyorduk. İşte bu gözlemi, evrim kuramına ve dolayısıyla bilimsel topluma karşı oldukça haksızlık edildiğini düşündüğüm bu sitede, Darwinist etiketi yapıştırılan insanların bilime siyasi müdaheleye neden bu kadar tepkili olduklarını açıklamak, bu toplumun bugünlerde hassas olduğu bir konudan yararlanarak onlardan empati talep etmek istedim.

Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu, ama cumhurbaşkanlığının engellenmesi için çevrilen dolaplar henüz bitmedi. Önceki mecliste seçilmesi için yeterli çoğunluk varken, hukukla oynanarak seçilmesi engellendi. Ordu, politikaya müdahele ederek siyasi iktidarı uyardı. Toplum, haklı olarak buna tepki duydu, seçimlerde belki bunun da etkisiyle partisi hatrı sayılır bir çoğunluk elde etti. Buna karşın, Gül'ün cumhurbaşkanlığına yönelik halkın tercihini beğenmeyenler, hatta hiç hazmedemeyenler oldu. Olabilir. Ama daha da ileriye gidildi. Gül'ün cumhurbaşkanlığının demokrasi dışı yöntemlerle engellenmesini talep edildi, bununla ilgili girişimlerde bulunuldu. Allah'tan bu girişimler şu ana kadar başarısız oldu ve demokrasimiz kör topal devam ediyor. Fakat bu süreçte Gül'e ve partisine yakınlık duyan kitlelerin bütün bunlara karşı duyduğu öfkeyi, haksızlığa uğramışlık ve engellenmişlik (frustration) duygusunu çok iyi anlıyorum.

Çünkü, kendi çalışma alanımda, buna çok benzer bir müdahalenin 25 yıldır ülkeme egemen olduğuna şahitlik ediyorum. Hem de Gül'e yönelik komplodan çok daha başarılı bir müdahele. Konu, evrim kuramının kamuoyu nezdindeki yeri ve Türkiye'deki biyoloji eğitimi. Şimdi bu konudaki mevcut durumu, bugünkü laik-İslamcı geriliminden metaforlar kullanarak anlatacağım. Kurduğum analojilerin ne kadar hakça olduğu konusunda takdir sizin. Eğer biraz olsun elinizi vicdanınıza koyup düşünmenizi sağlayabilirsem, o benim için yeterli olacak. Gül dışındaki bütün isimler hayalidir.

Biyolojide, Abdullah Gül'ün oy oranı onyıllardır %99. Türkiye'de 25 yıl önce bir darbe (işin komik tarafı buradaki darbe metaforu gerçek bir darbeye, 12 Eylül'e tekabül ediyor) yapıldı. Gül, cumhurbaşkanlığı koltuğunda kenara çekilerek, koltuğunu %0.01 dolayında oy alan Batı Kerinçep ile paylaşmaya zorlandı. Kerinçep'in daha önce iktidarı ele geçirmek için demokrasi dışı yöntemlere başvurduğu da biliniyordu. Darbe sonrası anayasayı hazırlamakla görevlendirilen hukuk profesörü Zabit Katanoğlu, hazırladığı raporda halkımızda Kerinçep'e yönelik büyük sempati olduğunu, Gül'ün toplumda hiçbir itibarının kalmadığını, batı toplumlarınının da Kerinçep'e çok derin sevgi beslediklerini iddia etti. Bunlar gözönüne alınarak, anayasa yeniden yazıldı ve bütün gelişmiş ülkelerin anayasalarında bahsi geçen insan hak ve özgürlükleri anayasadan tamamen çıkarıldı. Zabit Katanoğlu, üniversitedeki kürsüsünde yıllarca Kerinçep'in ideolojisini hukuk dersi adı altında okuttu. Yıllar sonra, üniversitelerin merkezi yönetimi siyasi tavır değiştirince demokrasi karşıtı faaliyetleri bahane edilerek Katanoğlu üniversiteden uzaklaştırıldı. Laiklik savunucuları, kendisini demokrasi şehidi ilan ettiler ve üniversiteden uzaklaştırılmasını ülkemizde laiklere yönelik baskının açık bir örneği olarak gösterdiler.

Bu esnada Gül'ün toplumun ezici çoğunluğunun tercihi olduğunu, cumhurbaşkanlığını onun hakettiğini söyleyenler kovuşturmaya uğradılar. Darbeden yıllar sonra, 700 aydın bir araya gelerek demokrasinin gereğinin kamuoyu tarafından tercih edilen Abdullah Gül'ün tek başına cumhurbaşkanı olması olduğunu dönemin daha demokratik gözüken genelkurmay başkanlığına bildirdiler. Genelkurmay başkanı, halkımızın cumhurbaşkanlığı konusunda birden fazla tercihinin olduğunu, koltukta cumhurbaşkanlığı için adı geçen herkesin hakkının olduğunu beyan etti. Bu sırada, Genelkurmay'ın hukuk danışmanı, jeolog Cemal Şenbak, dilekçeci 700 aydını Kerinçep'in demokratik haklarını elinden almaya çalışmakla suçladı ve bu tavrı demokrasi savunucusu aydınların Atatürk'e ve laikliğe olan tahammülsüzlüklerine bağladı. Şenbak'a göre bütün dünya hızla Gül'den vazgeçiyor, muteber İslam alimleri Kuran-ı Kerim'i daha iyi anladıkça kendilerinin ve eşlerinin başını açmaya karar veriyorlardı. Artarak, ülkenin liberal laikleri Kerinçep'çilik konferansları düzenlemeye başiladılar. Aralarında tek ilahıyatçı olmayan konuşmacı gruplarıyla başörtüsünün İslam alemi tarafından hızla terketmekte olduğunu, Kerinçep'in toplumda büyük sevgiyle karşılandığını, Gül'ün halka kendisini dayattığını, demokrasinin gerçek temsilcisinin Kerinçep olduğunu iddia ettiler. Liberal laikler, toplumun tercihinin Gül olduğunu savunanlarca eleştirildiklerinde, kendilerinin Türk Soğu dergisinden farklı olduklarını, onları eleştirdiklerini iddia ederek kendilerini savundular. Onlara göre, halkımızın Gül'e yönelik sempatisi şeriatçı önkabulden kaynaklanıyordu. İşin ilginç yanı, Türk Soğu dergisi tarafından Gül'ü yıpratmak için cafcaflı kitaplara basılıp halka bedava dağıtılan kitaplardaki argümanların çoğu, Türk Soğu dergisinden farklı olduklarını ileri süren liberal laikler tarafından da aynen tekrarlanıyordu.

Evet, yukarıdaki senaryo oldukça gerçeküstü. Umarım en ufak bir benzerini bile yaşamayız. Yalnız profesyonel olarak biyoloji ve evrim kuramıyla ilgilenen ve dünyadaki literatürü takip eden bir insan olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Yukarıdaki tiyatro bu ülkede 25 yıldır biyoloji eğitimi ve evrim kuramı konularında aynen sergilenmektedir. Bu senaryodaki rolünü beğenmeyen arkadaşların gönüllerini incittiysem özür diler, sadece ellerini vicdanlarına koyarak haklı olabileceğim ihtimalini birkez olsun gözden geçirmelerini dilerim.

Not: 1. Bu yazıya ilham kaynağı olan fikri verdiği için Türker Yılmaz'a teşekkürler.
2. Bu yazi Derin Düşünce adlı sitede konuk yazar olarak yayınlanması amacıyla kaleme alındı.

18 Mayıs 2007 Cuma

Bildiride Murteci Imza: Ali Nesin

kendine aydin adini veren 500 ab/abd destekli kisi, ordumuzun akp hukumetine yonelik hakli uyarisina karsi ortak bir bildiri yayinladilar. ulusalci dostlarimiz, hakli olarak bu bildirinin altinda yatan seriatci motivasyona isaret ettiler. ben de kendilerinin bu hakli tespitlerine katkida bulunmak acisindan, bildiriye imza atanlarin ne kadar seriat sevdalisi olduklarini gostermek amaciyla imza listesindeki tek isme yogunlasmak istiyorum: ali nesin.

biliyorsunuz, bu beyefendinin babasi aziz nesin hocaefendi hazretleri de laiklik karsiti soylemleri ile bilinirdi. hatta kendisi 12 eylul'de laiklik sevdalisi, universitelerimizi turbanli zorbalarin isgalinden koruyan yok'un kurucusu, cogumuzun hakli olarak ikinci ataturk olarak bildigi kenan evren pasamiz yine rejimi kurtarmak uzere darbe yaptiginda, bizzat bu seriatci kisi bu darbeye karsi sivil direnisi tek basina orgutlemeye calismisti. sivil irade, demokrasi falan gibi seylerin arkasina siginip sanli ordumuzu yipratma yollarini daha o zamandan kesfetmisti bu takiyyeci aziz nesin efendi. zaten kendisi de vaktiyle seriat yanlisi dusunceleri nedeniyle ordudan atilmisti.

daha sonra, murteci pir sultan abdal derneginin davetlisi olarak ataturk ve laiklik dusmani goruslerini yaymak uzere sivas'a gittiginde, kendisinin tahrikleri sonucunda galeyana gelmis alevi kesim laikci yerel yoneticiler tarafindan tesvik edilmis ve aziz nesin ve beraberindeki murtecilerin kaldigi otel atese verilmisti. ama ne mutlu bize ki, otelin cevresinde toplanarak demokratik protesto hakkini kullanan halkimiza hicbir zarar gelmemisti.

daha sonra aziz nesin hakk'in rahmetine kavusmus, ama asiri koktendinci fikirleri nedeniyle gunumuz islam adetlerine gomulmeyi reddetmisti. olumunden sonra, kendisinin iste bu imzayi atan cember sakalli oglu ali nesin cocuklarin beyinlerinin yikandigi, ataturk ve rejim dusmani olarak yetistirildikleri nesin vakfi adli irtica yuvasinin basina gecti. hatta gecen sene laik rejim tarafindan bu vakfa karsi bir operasyon duzenlenmis ve vakifta kalan cocuklardan ikisi, delili bulunumasa da hakli oldugu suphesiz bir suclamayla, laik rejime bagliliklariyla bilinen polisler tarafindan hakettiklerince oksanmislardi. elbette polisleri azmettiren de chp idi.

umarim, ali nesin'in bu tavri hepimize ders olur.

not: zaman gazetesinin bu bildiriye iliskin haberine "isimlerden biri dikkat cekici: ali nesin." dedikten sonra yukaridaki son cumleyi ekleyerek bir "yorum" yazdim. bu yorumum yayinlanmadi.

15 Mayıs 2007 Salı

Mitinglerin Suçlusu Edip Akbayram Oldu

edip akbayram, cumhuriyet mitinglerine katılmak suçunu işlediği için geçmişteki "suç"ları ortaya çıkartıldı, ve hoşgörü tımsali, demokrasi bayraktarı, ezilenlerin sesi islamcı medya tarafından bir linç kampanyasına tabi tutuldu.

birbirlerine karşı orduyu yardıma çağıracak kadar boğaz boğaz kavga eden, demokrasiydi de halkın temsiliydi de, seçilmişlerin temsil hakkıydı da diye baş baş bağıran güç gruplarının, iş dehap'i meclise sokmamaya gelince nasıl da işbirliğine giriştiklerini gördük. işin ilginci, bu işbirliği ve halkın %60-70'inin oyunu alan insanların meclise sokulmaması amacıyla yapılan düzenbazlık her iki tarafın kitlelerince de onaylandı, destek gördü. önün için her iki kitlenin hassas olduğu noktayı yakalayan bu linç kampanyası oldukça başarılı. kendilerine "emin çolaşan şansasyonel ve ortadan kaldırıcı habercilik ödülü"nun verilmesini öneriyorum.


elbette, kürtçüler de bir başka güç grubu. abd'nin ırak'i işgalinden sonra oluşan durumdan istifade etmek için gerginleştirme politikaları izledikleri, daha çok kan dökülmesinden medet umdukları da doğru. ama, kürtçülerdeki, çoklukla mazlum psikolojisiyle desteklenen bu şiddet eğiliminden yararlanılarak toplumda öyle bir öfke, kin, ve nefret duygusu uyandırıldı ki, bütün bu şiddet olayları kurt kimliğine atfedildi, kürtlerin demokratik talepleri ayrılıkçı terör ile özdeşleştirildi, 30 yıllık süreçte bölge halkının yaşadıkları hesaba katılmaz oldu, "kürt" gözümüzde bir canavar, başbelası halini aldı.

kürtçe türkü dinlemek, söylemek kötü birşey değildir, "bizim" kültürümüzün bir parçasıdır. ama eğer, birisi kürtçe türkü dinlediğinizi farkederse saskinlikla soracağı soru bellidir: kürt musun? sorunun altında yatan soru, "pekaka'li mısın?" elbette. kürt o kadar yabancılanmış, yadırganmış ki, oldukça eğitimli ve olgun bir ortamda dahi insanların kürt olduklarını saklamak zorunda kaldıklarına şahitlik ettim.

edip akbayram, iyi, aydın sorumluluğuna sahip bir sanatçı. sevildiğini biliyorum, hakkında güzel şeyler duydum hep. hasretinle yandı gönlüm'u de pek güzel söyler. kürtlerin düzenledikleri konserlere "bölücü örgüt" sempatizani olduğu için değil, "mazlum" olduklarını düşündüğü bir kitleye destek vermenin sorumluluğunu hissettiği için katıldığını düşünüyorum. her yerde, her ortamda, hele hele böyle topluluklarda aşırılıklar olur, hatta öne çıkar. sizin o aşırılıklar içeren topluluğun edimine farklı bir kaygıyla katılmanız sizi "onlardan" kılmaz. ama evet, kitlelerin gözünde mahkum eder, ne yazık ki.

örneğin, şahsen şeriatçı yahut mürteci değilim, hatta radikal islamcılık ile ciddi problemlerim var. ama üniversitelerde türban yasağına karşı herhangi bir etkinliğe karşı seve seve katılır, imzamı koyarım. çünkü bu yasağın haksız, eşitliği zedeleyici olduğunu, ve genç türbanlı kadınların mazlum konumunda olduklarını düşünüyorum. böyle bir tavri birlikte sergilediğim arasında islam adına şiddetten yana olan, dinsel tahakküm yanlısı birçok insan olacaktır. bu durum beni mürteci mi kılar? hayır. ama emin çolaşan gibi bir cengaver gazeteci, ben yarın alakasız bir konuda başka bir çıkar grubunu rahatsız edecek birşey yaptığımda bunu bulur çıkartır ve bütün güvenilirliğimi, saygınlığımı elimden alır götürür.

bu gibi "linc" girisimleri oldukca pragmatik. hosa gitmeyen seyi alakasiz ama saglam yollardan bertaraf etme amacilar. ama bunun yaninda, toplumun onyargilarinin katmerlenmesi, toplumdaki kin, nefret, ofke duygularinin percinlenmesi, farkliliklarin daha radikal bir gozle degerlendirmesi, ve alternatif gorusleri savunanlara yonelik guvenin sarsilmasina yol aciyorlar. bunun icin de son derce zararlilar. edip akbayram'a kizmis, onun pekakali, bolucu olduguna ikna olmus, bundan hoslanmamis olabilirsiniz. ben kendisinin pekakaya en ufak sempati besledigine inanmiyorum. her ne dusunurseniz dusunun, burada kinanmasi gereken edip akbayram degil, zaman gazetesi ve yandaslaridir, cunku uzun vadede toplumsal barisimiza gercek zarari veren bu "linc" girisimleridir.

22 Ocak 2007 Pazartesi

Sözde Hrant Dink Suikasti


"Ve cellat uyandı yatağında bir gece
Tanrım dedi, bu ne zor bilmece?
Öldükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe"
-- Ataol Behramoğlu

Hrant Dink "ortadan kaldırıldı". Ya da "cezası verildi". Mahkumiyetiyle ilgili 8 Ekim 2005 günü, belli ki öfkeyle, aşağıdakikeri yazmışım, bugün okuyunca daha anlamlı geldi ve biraz daha canım acıdı.

"yazdiklarinin gotunden anlasilmasini gectim, fikirlerinden dolayi mahkum edilmesiyle, alnimiza bir kara daha calindi.

yok yok, avrupa'nin gordugu, her daim gormeye calistigi karadan bahsetmiyorum, seyimde de degil, bizzat bizi ilgilendiren, bizi kendi kendimizden utandiran, bizi kendi insanimizdan, kardesimizden eden, bizi bize dusman eden karadan bahsediyorum.

hrant dink, bu ulkedeki 50-60 bin ermeniden birisi. kendi memleketinde, kendi kimligi hakaret sayilan, sirf kimliginden dolayi potansiyel dusman gorulen insanlardan. kendisiyle ayni kimligi paylasanlar tarafindan hain ilan edilen, afarozlanan, hic olmasalar ne guzel olurdu diye hayiflanilan. ve butun bunlara ragmen biryandan kendini bize anlatirken, ote yandan bizi kendisiyle ayni kimligi tasiyanlara anlatmaya calisip duruyor. sirf, o biz kavramini kendisine ait olan o iki kimligi de kapsayacak sekilde genisletebilmek icin.

hrant dink, iste bunun icin "biz"e lazim bir adam. o, bizim, ucuncu sahislari disarda birakip, birbirimizle dogrudan konusabilmek, muhabbet edebilmek icin ihtiyac duydugumuz kopru. mahkum edilmesiyle, o bahsettigi zehir biraz daha icimize isledi, birbirimizi anlayip dinleme cabamiza bir darbe daha vuruldu.

bu topragin tanri dagi kadar turk hira dagi kadar musluman cocuklari ermeni diasporasi'nin yeminli fanatikleriyle elele kina yakarlar artik. yeter ki turklugumuze halel gelmesin!"

17 Ocak 2007 Çarşamba

Polikacılar ve Karıları


"Well behaved women rarely make history"
- Laurel Thatcher Ulrich

Bundan birkaç yıl önce, AKP yeni iktidara geldiğinde internette bir sılaytşov dolaşıyordu. Bütün internet sılaytşovları gibi, o da sığ, yüzeysel, ve önyargılıydı. Her bir sılayta müslüman ülkelerin liderlerinin "modern" giyimli först leydilerinin şık mı şık pozları konmuş, en sona da başörtüsüyle Emine Erdoğan. "Ortadoğululardan geri kaldık" diye hayıflanılıyor. Sanırım biz Osmanlı torunu olduğumuz için, müslümanlar arasında ayrıcalıklı olduğumuz inancı hala geçerli.

Aslında, hayıflanılanın aksine, o sılaytşov, (kendi adımıza) sevinilmesi gereken bir tablo sunuyor. Bizim gerçekten, ayrıcalıklı değil de, farklı olduğumuzu gösteriyor çünkü. Hele bir de üstüne, bizde şiddet yanlısı dinsel gericiliğin, o ülkelerdeki kadar yaygın ve güçlü olmadığını koyun (2003 yılında yapılmış bir araştırmaya göre İslam adına adam öldürmeyi onaylayanların oranı Türkiye'de diğer müslüman ülkelerin en fazla yarısı kadar). İster emperyal geçmişimizin bir sonucu olarak yorumlayın, ister Kemalizm'in uluslaşma çabalarının bir başarısı olarak görün. Batı tarafından doğrudan sömürülmüş müslüman toplumlarda kitleler yoksulluğa batırılıp, diktatör devlet başkanları batılı ve lüks bir hayat yaşayıp, buna da İslam'a dayanarak, kitleleri dinsel gericikle danışıklı dövüş, bazen işbirliği halinde manipule ederek geçerlilik sağlıyor. Bizde ise yönetici sınıfla kitleler arasında böyle bir kopukluk yok. Tamam, bizim de işbirlikçi yöneticilerimiz var, ekonomik dengesizliğimiz dizboyu, ama tezkere reddeden meclisimiz de var. Neyse, konumuz kadınlar.

Baykal, kırk yılın başında doğru bir kelam etti, ama kendisi öyle bir etti ve öyle bir çarpıtıldı ki pişman oldu: "Başörtüsü, eşlerin ayıplarını örtmeye yetmez." Kullanıldığı bağlamda yanlış anlaşılması imkansız, ama kendi başına da yanlış anlaşılmaya yer bırakmayacak bir cümle. Ama, "yanlış anlaşıldı". Buradaki kastı geçelim, bilinçaltımız bile bu gayet açık cümleye taşımadığı bir anlam kazandırmamıza yetiyor. Öznesi kadın çünkü. Bizler, kadına özneliği değil de, ancak ve ancak ayıbı yakıştırdığımız için, cümlenin öznesini eleştirilen politikacılar, ayıp sahibini de karıları olarak görüyoruz hemen.

Elbette, Baykal'ın söylediği doğru ve haklı olsa da, kendi icraatını gözönüne aldığınızda, hem yakışıksız, hem de kendine karşı silaha dönüşmeye gerçekten uygun. Çünkü, iktidarın, kendi yolsuz uygulamalarını başörtüsü mağduriyetinin ardına sığınarak gizlediği, hatta haklı kıldığı tespitinde haklı olan Baykal, bugüne dek bu mağduriyeti ortadan kaldırmak için hiçbirşey yapmadı. Hem de, kendisi için dezavantajlı olduğu açık olan bu sorunun çözülmesi için anahtar konumdaki birkaç kişiden biri olduğu halde. Kendi sözümona "sol" ilkeleri, bu konudaki eşitsizliğin giderilmesini gerektirdiği halde.

Bunun üzerine kabinedeki yegane kadın bakan, Baykal'a savaş açtı. Kadından sorumlu bu bakan, elbette, kadından değil, partisinden yana tavır aldı. O direk kadını hedef alarak karşılık verdi. Ve muhteşem bir üslupla. Son olarak "Çokeşlilik erkeklerin doğasında var" demeyi de başardı, bu "kadından sorumlu", "kadın bakan".

İşte kadın sözcüğünün ayıp sayıldığı, onun için kullandığınız alternatif sözcüklerin siyasi ideolojinize, sosyal sınıfınıza göre şekillendiği, ama yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere "kadın" konusunda herkesin hemfikir olduğu bir ülke burası.

13 Ocak 2007 Cumartesi

Sulu Sosyalizm


"Sosyalizmin, insanın oksijene olan ihtiyacı kadar demokrasiye ihtiyacı vardır"
- Leon Troçki

Sulu (ya da tatlısu) olmak iyi, hata gerekli. Çünkü katı, herşeyden önce kendisiyle çelişiyor, karşıtıyla danışıklı dövüşe dönüşüyor. Ama bir de duru var. Bence duru olup, suluya pek kaçmamaya özen göstermeli.

Rusya'da devrimin akabinde bir adam çıktı, "bu iş böyle olmayacak" dedi. "Sulu" dediler adama, önce sürdüler, sonra öldürdüler. Adı, Leon Troçki. Sosyalist adam, takipçileri "sosyalist" ve "iktidar" sözcüklerinin biraraya gelemeyeceğini söylerler. Günümüzde, Sovyet sonrası dönemde dahi, artık marjinal de kalmış olsalar "bilimsel sosyalist"ler hala sulu bulurlar kendisini.

Alın Che'yi. Adam bakanlık bırakıp dağa çıktı. O sulu diye mi anılıyor bugün? Sonra mesela Jean Paul Sartre, Mehmet Ali Aybar, Salvador Allende, Olof Palme, efendime söyleyim Abdüllatif Şener [:)]. Hepsi, o ya da bu şekilde "sosyalist"ler.

Dünyada iki, üç birbirinin alternatifi siyasal sistem yok. Siyasal sistem dediğimiz şey, bizim soyutlamamız. Aynı sistem, kendi içinde dönüşerek, kendi dinamikleriyle şekillenerek sürüp gidiyor. Hepimiz bu sistemin birer parçasıyız. Devrim dediğiniz, yani bir gecede gidişatın yönünü ciddi şekilde değiştirmek, gerçekten sistemi alıp götürüp yerine yeni bir sistem koymuyor. Çünkü toplum aynı toplum, insanlar aynı insanlar, ilişkiler aynı ilişkiler. Onun için siyasi konumumuzu o ya da bu sistemden yana olmak olarak tanımlamak çok gerçekçi gözükmüyor bana. Dünyada gönül rahatlığıyla İslam'a uygun diyebileceğiniz tek bir İslami rejim gösterebilir misiniz? Sovyet sosyalizmini ilk sallayan, Polonya'daki bir işçi hareketi değil miydi?

Siyasi konumunuzu asıl olarak kimden yana olduğunuz belirliyor, ki elbette o "kim" de bir soyutlama. Mesela, "işçi sınıfı" ille de dezavantajlı olan olmak zorunda değil. Türbanlı kadın hem kültürel, hem sınıfsal, hem cinsel konumu nedeniyle temel haklarından yararlanamıyor, bunun için sosyalist tavır onun tarafını tutmayı gerektiriyor.

Sosyalizmin Sovyetler çökmeden önce de elli çeşit yorumu vardı. Çünkü sosyalizm yöntemin adı değil, yapılmaya çalışan şeyin adı, tuttuğunuz tarafın adı. Bu ülkede de, dünyanın her yerinde de komünist iktidarların uygulamaları ciddi olarak eleştiriliyordu. 80 öncesinde, Türk solcularını keskin bıçak gibi ikiye ayıran birşey Çekoslovakya'nın işgaline karşı aldıkları tavır mesela.

Soğuk savaş sonrası dönemde herşey çok hızlı birbirine girdi. Küresel sermaye ve teknoloji devrimi sınırları öyle bir yoketti ki, ekonomik çelişkiler tamamen arapsaçına döndü. Onun için, bugün sosyalist olmanın, biraz karanlığa kurşun atmak olduğu doğru. Sonuçta, bütün eşitlik, özgürlük mücadelesi kültürel özgürlüklere endekslendi. Solculuk, eğitimli, orta sınıf üstü insanlara ait elit bir tavır haline geldi, "değerleri korumak" adına yoksullar iyice sağcılaştı. "Liberal sol" biraz bu anlama geliyor bence, ekonomik içeriğini kaybetmiş, kendine yabancılaşmış sol. Herkes, birşeylerin yanlış gittiğinin, eşitsizliklerin iyice katmerlendiğinin farkında, ama gerçekten ortada rehber alınacak bir soyutlama yok. Ama bu, herşeyi bırakıp büyük balığın küçük balığı yutacağını kabullenmek anlamına değil, aksine daha çok mücadele edilmesi gerektiği anlamına geliyor.

Türkiye'de "müslüman sol" kavramını ortaya atanlar da bu noktadan hareket ederek, bu tuhaf durumdan oluşan boşluğu doldurmaya yöneldiler. İlk üstünde durdukları şey "toplumsal barış", ki memleketin bugün ençok ihtiyacı olan şey. Şimdi bunu sosyalizm İslam'la bağdaşmaz, en güzeli ahlaklı kapitalizmdir tepkisiyle karşılamak ne? Sovyetler yıkıldı diye dünyadaki bütün ekonomik çelişkiler bitti mi?

Eşitsizlikler derinleşerek sürüyor. Kapitalistlerin paraları var, iktidarları var, lobileri var, medyaları var, bütün çelişkileri kendi lehlerine çözümlemek için herşeyleri mevcut. Ya çalışanların, işçilerin, köylülerin, işsizlerin, eğitimsizlerin, kadınların, çocukların? Durup bütün bu insanların daha çok ezilmelerini seyretmek mi oluyor ahlaklı kapitalizm, iyi klasik sağ söylem (müslüman olsun olmasın)? Hadi sadece seyretse, o da iyi.

Bence "iyi", adı ve kıvamı ne olursa olsun, onlara da hayat kavgasında somut avantajlar sağlamanın yollarını aramak, bunun mücadelesini vermek.

11 Ocak 2007 Perşembe

Bir Siyasi Rejim Olarak Ahlak


"Koyun can derdinde, kasap et derdinde" - Atasözü

Müslüman Sol kavramının ortaya atılmasından sonra bir tartışmadır başladı. Toplumun temel çelişkilerinin laik-müslüman ekseninde olmadığı, olmaması gerektiğinin anlaşılması açısından yararlı olmasını umuyorum. Süregiden tartışmalardan birinde taraflardan biri "müslüman sol" tanımına birebir uyan ve alternatif fikirleriyle hepimizin ezberini bozan Nuray Mert. Karşısındaki ise, geleneksel komprador muhafazakarlığın bütün söylemlerini entelektüel bir kalıba oturtarak yeniden söylemek üzerine kurulu bir siyasi akım olan neo-liberal İslamcı'lığın temsilcilerinden Mustafa Akyol. Haliyle, memleket çelişkilerinin laik-müslüman ekseninin dışına taşınmasından yana olan Mert müslüman sol kavramına oldukça sempatik yaklaşıyor. Buna karşılık, yapay laik-müslüman çelişkilerinin güçlenmesinden hayli hoşnut gözüken, her toplumsal konuyu "laikçi faşizm"le ilişkilendirmeyi, ve dünyadaki bütün kötülüklerin ateist/materyalist komplonun bir ürünü olduğuna insanları ikna etmeyi kendine görev bilen Akyol için böyle bir kavram, fikirlerinin bütün temellerini sarstığı için oldukça irrite edici. En son Mert oldukça net ve güzel bir yazıyla "arkadaş, madem ilahi adalet var ve dünya fani, önce zenginlerin açgözlülükten vazgeçmesi gerekmez mi?" dedi. Akyol buna, her zamanki gibi sanki özenle her cümlesine yanlış bir yorum yerleştirilmiş gibi gözüken bir yanıt verdi. Öyle ki, yazıdaki bütün argümanlar bizzat kendisinin hem sosyalizmi eleştirirken, hem başka konularda kullandığı argümanlarla çelişiyor.

Aşağıdaki, Akyol'un bu yazısı üzerine benim düşüncelerim. Koyu harflerle yazılmış cümleler Akyol'un yazısından alıntı. Elbette belirtmeme gerek yok, ama bu konuda Mert'in tarafını tutuyor olmam, aşağıdaki kişisel görüşlerin Mert'in tarafını yansıttığı anlamına gelmiyor.

Oysa "yeni zenginliklerin üretilmesi" (veya “pastanın büyütülmesi”) diye de bir süreç vardır.

Diyelim ki, kapitalist ekonomi gerçekten zenginliği kolektif olarak arttırıyor. İnsanların yaşam kalitesi ve mutluluğu sadece zenginliğe mi bağlı? Sosyalizmi, herkesin yaşamını insanca devam ettirebileceği zenginliğe sahip olmasını hedeflediği için "herşeyi ekonomiye endeksliyor" diye eleştiren siz değil misiniz? Yoksa iş ekonomik iktidar sahiplerinin açgözlülüklerini savunmaya gelince, idealizm ve insanın ruhani varlığı unutuluyor mu? Zenginleşme adına tüketim arttıkça, verimlilik adına insanlar robotlaştırıldıkça yabancılaşma ve mutsuzlaşma ayyuka çıkmıyor mu?

Hadi, bu bağlamda sizin işinize öyle geliyor diye, yaşam kalitesini zenginliğe endeksleyelim. Pratik olarak, kapitalizmin gelişme ve küreselleşme sürecinde zenginlik artışının herkesin yaşam kalitesini yükselttiği tecrübe edilmiş midir? Afrikalılar, Avrupa'lı kapitalistler oraya adım attıklarından beri daha çok yoksullaşmadılar, daha çok hastalık, açlık, ve vahşet batağına batmadılar mı? Bugün, küresel kapitalizm, insanların yaşadıkları coğrafyanın kaynaklarına el koymak için insanları yoksullaştırıp, göz göre göre katletmiyor mu? Görünen o ki, dünyanın en dindar toplumlarından biri olan Amerika'nın silah, petrol, ve ilaç tüccarları ne İsa'nın hatrına, ne Allah korkusuna insafa gelmiyorlar. Hadi uluslarası sömürüyü bir tarafa koyalım, dünyanın %5'i nüfusuyla kaynaklarının 4'te 5'te birini tüketen ABD'de milyonlarca insan yoksul değil mi? Ben o ülkede yaşayan bir insan olarak, 5 dolar minimum viziteyi ödeyemeyeceği için doktora gidemeyen insanlarla hergün karşılaşıyorum, iyi bir sağlık sigortasına sahip orta sınıf Amerikalı'ların bile temel sağlık sorunları için doktora gitmekten sakındıkları bir gerçek değil mi? Ömür billah çalışmış insanlar, adam gibi bir sosyal güvenlik sistemi olmadığı için 80'lerinden sonra bile belleri büküle büküle ağır işlerde çalışmıyorlar mı? Yaşlılar otobüslere doluşup ucuz ilaç bulmaya Kanada'ya gitmiyorlar mı? Küresel kapitalizmin haldır huldur ülkemize girmesiyle zaten varolan bölgesel ve sosyal düzeydeki ekonomik uçurum iyice tavana vurmadı mı? Yattıkları yerde parayı paraya çeviren "Beyaz Türk"lerimiz hergün borsa düşüverecek, yabancı sermaye kaçıverecek diye kaygılanadursun, milyonlarca "esmer vatandaş" borsa neylerse eylesin işsiz güçsüz, aç açıkta değil mi? Hani, nasıl ve nerede zenginlik arttıkça herkesin yaşam kalitesi artıyor?

Fizik kuralı basittir. Enerji yoktan varolmaz, ancak hal değiştirir. Zenginlik de enerjinin bir ifade biçimi. Evet, ekonomik olarak yoktan zenginlik varedebirsiniz, ama bu başka boyutta birşeylerin (mesela doğal dengenin) pahasına olacaktır. Şimdi neyin pahasına olduğunu umursamadan, hiç yoktan zenginlik yaratıldığı kabul edelim. Oyun teorisine göre her türlü Koordinasyon Oyunu bu modele uygundur, oyuncuların stratejilerinin kombinasyonları bireysel kazancı çeşitlendirir, ama toplam kazancın sabit olması gerekmez. Bu oyunda herkesin maksimum kazanç sağlayabildiği tek denge durumu, herkesin işbirliği yaptığı stratejiyle sağlanır. Zaten "klasik sağ söylem"in sıklıkla vurguladığı ve her türlü sömürüsüne bahane ettiği üzere, insanların kitlesel ekonomik ilişkileri sözkonusu olduğunda herkesin işbirliği yapması pratikte mümkün değil. Öyleyse, herkesin optimal stratejisi oyunu kendi kazancını maksimize edecek şekilde oynamaktır ki, herkes bunu yapıyor, ama nedense dezevantajlı olana, ısrarla "sen dur, kendi oyununu oynama, ben sana gönlümden kopanı vereceğim" deniyor.

Çünkü, zihniyet şu: "İslam vermeyi, sosyalizm el koymayı emreder" Yani, yoksul, yoksun, dezavantajlı olana öznelik hakkı tanınmıyor, yakıştırılamıyor. Hatta bu tahayyül edilemiyor. Ahlak, yani ekonomik iktidar sahibinin, yani "mutlak özne"nin ahlakı çözüm olarak sunuluyor, bu ahlakın nasıl sağlanacağı konusunda hiçbir altyapı önerilmeden, hiçbir sosyal sorun hakkı verilerek tanınmadan. Verimini arttırmak için masraflarını kısmak zorunda olan kapitalistle, yaşam kalitesini arttırmak için kapitalisti masrafa sokması zorunlu olan çalışan kitle arasındaki çıkar çatışmasında kitle kendi hakkını orgütlü ve sistemli olarak savunmazsa, hangi ahlak kapitalisti kendi verimini düşürmeye ikna edecek? Bunu ciddi ciddi savunan zihniyete göre, kültürel ve düşünsel özgürlükleri siyasi iktidar sahibinin ahlakına bırakmak da "iyi" değil mi?

Adil vergilendirmeden sözedene "Daha neyi ne kadar zorlayacaksınız?" demek nasıl bir anlamazlıktan gelmedir? Haktan, hukuktan, eşitlikten bahsedene hala Stalin sopası göstermek ne ısrarcı bir öcü göstermeciliktir? Neyi mi zorlayacağız? Vergilerin adaletlendirilmesini zorlayacağız mesela. Çocuklara parasız eğitim hakkını, eğitimde fırsat eşitliğini zorlayacağız. Temel sağlık hizmetlerinin her insan için temel hak olmasını zorlayacağız. Ücretlilere örgütlenme ve çıkarlarını hep birlikte savunma hakkının sağlanmasını zorlayacağız. Uluslarası ticaret anlaşmalarının adil olmasını zorlayacağız. Çalışanların insanca koşullarda, yaşamalarına zaman ayırmaları sağlanarak çalıştırılmalarını zorlayacağız. Sırf emekleri ucuza geliyor diye çocukların ağır işlerde çalışmalarının önüne geçmek için çözümler üretilmesini zorlayacağız. İnsanların hesapsız, kitapsız, tazminatsız, yığınlar halinde işten çıkarılmalarının önüne geçilmesini zorlayacağız.

Ve bütün bunları, çalışanlar, üretenler, ezilenler, yoksullardan oluşan bir "özne" olarak yapacağız. Kimsenin sadakasını dilenmeden, varsayılan ahlakına güvenmeden. Elbette, sizler de, kutsal ve değerli olan inancımızı bizi lümpenleştirmek için kullanırken, birisi çıkıp "hakkımızı savunmamız inancımıza aykırı değil, hatta onun gereği" dediğinde rahatsız olacaksınız.