11 Ocak 2007

Bir Siyasi Rejim Olarak Ahlak


"Koyun can derdinde, kasap et derdinde" - Atasözü

Müslüman Sol kavramının ortaya atılmasından sonra bir tartışmadır başladı. Toplumun temel çelişkilerinin laik-müslüman ekseninde olmadığı, olmaması gerektiğinin anlaşılması açısından yararlı olmasını umuyorum. Süregiden tartışmalardan birinde taraflardan biri "müslüman sol" tanımına birebir uyan ve alternatif fikirleriyle hepimizin ezberini bozan Nuray Mert. Karşısındaki ise, geleneksel komprador muhafazakarlığın bütün söylemlerini entelektüel bir kalıba oturtarak yeniden söylemek üzerine kurulu bir siyasi akım olan neo-liberal İslamcı'lığın temsilcilerinden Mustafa Akyol. Haliyle, memleket çelişkilerinin laik-müslüman ekseninin dışına taşınmasından yana olan Mert müslüman sol kavramına oldukça sempatik yaklaşıyor. Buna karşılık, yapay laik-müslüman çelişkilerinin güçlenmesinden hayli hoşnut gözüken, her toplumsal konuyu "laikçi faşizm"le ilişkilendirmeyi, ve dünyadaki bütün kötülüklerin ateist/materyalist komplonun bir ürünü olduğuna insanları ikna etmeyi kendine görev bilen Akyol için böyle bir kavram, fikirlerinin bütün temellerini sarstığı için oldukça irrite edici. En son Mert oldukça net ve güzel bir yazıyla "arkadaş, madem ilahi adalet var ve dünya fani, önce zenginlerin açgözlülükten vazgeçmesi gerekmez mi?" dedi. Akyol buna, her zamanki gibi sanki özenle her cümlesine yanlış bir yorum yerleştirilmiş gibi gözüken bir yanıt verdi. Öyle ki, yazıdaki bütün argümanlar bizzat kendisinin hem sosyalizmi eleştirirken, hem başka konularda kullandığı argümanlarla çelişiyor.

Aşağıdaki, Akyol'un bu yazısı üzerine benim düşüncelerim. Koyu harflerle yazılmış cümleler Akyol'un yazısından alıntı. Elbette belirtmeme gerek yok, ama bu konuda Mert'in tarafını tutuyor olmam, aşağıdaki kişisel görüşlerin Mert'in tarafını yansıttığı anlamına gelmiyor.

Oysa "yeni zenginliklerin üretilmesi" (veya “pastanın büyütülmesi”) diye de bir süreç vardır.

Diyelim ki, kapitalist ekonomi gerçekten zenginliği kolektif olarak arttırıyor. İnsanların yaşam kalitesi ve mutluluğu sadece zenginliğe mi bağlı? Sosyalizmi, herkesin yaşamını insanca devam ettirebileceği zenginliğe sahip olmasını hedeflediği için "herşeyi ekonomiye endeksliyor" diye eleştiren siz değil misiniz? Yoksa iş ekonomik iktidar sahiplerinin açgözlülüklerini savunmaya gelince, idealizm ve insanın ruhani varlığı unutuluyor mu? Zenginleşme adına tüketim arttıkça, verimlilik adına insanlar robotlaştırıldıkça yabancılaşma ve mutsuzlaşma ayyuka çıkmıyor mu?

Hadi, bu bağlamda sizin işinize öyle geliyor diye, yaşam kalitesini zenginliğe endeksleyelim. Pratik olarak, kapitalizmin gelişme ve küreselleşme sürecinde zenginlik artışının herkesin yaşam kalitesini yükselttiği tecrübe edilmiş midir? Afrikalılar, Avrupa'lı kapitalistler oraya adım attıklarından beri daha çok yoksullaşmadılar, daha çok hastalık, açlık, ve vahşet batağına batmadılar mı? Bugün, küresel kapitalizm, insanların yaşadıkları coğrafyanın kaynaklarına el koymak için insanları yoksullaştırıp, göz göre göre katletmiyor mu? Görünen o ki, dünyanın en dindar toplumlarından biri olan Amerika'nın silah, petrol, ve ilaç tüccarları ne İsa'nın hatrına, ne Allah korkusuna insafa gelmiyorlar. Hadi uluslarası sömürüyü bir tarafa koyalım, dünyanın %5'i nüfusuyla kaynaklarının 4'te 5'te birini tüketen ABD'de milyonlarca insan yoksul değil mi? Ben o ülkede yaşayan bir insan olarak, 5 dolar minimum viziteyi ödeyemeyeceği için doktora gidemeyen insanlarla hergün karşılaşıyorum, iyi bir sağlık sigortasına sahip orta sınıf Amerikalı'ların bile temel sağlık sorunları için doktora gitmekten sakındıkları bir gerçek değil mi? Ömür billah çalışmış insanlar, adam gibi bir sosyal güvenlik sistemi olmadığı için 80'lerinden sonra bile belleri büküle büküle ağır işlerde çalışmıyorlar mı? Yaşlılar otobüslere doluşup ucuz ilaç bulmaya Kanada'ya gitmiyorlar mı? Küresel kapitalizmin haldır huldur ülkemize girmesiyle zaten varolan bölgesel ve sosyal düzeydeki ekonomik uçurum iyice tavana vurmadı mı? Yattıkları yerde parayı paraya çeviren "Beyaz Türk"lerimiz hergün borsa düşüverecek, yabancı sermaye kaçıverecek diye kaygılanadursun, milyonlarca "esmer vatandaş" borsa neylerse eylesin işsiz güçsüz, aç açıkta değil mi? Hani, nasıl ve nerede zenginlik arttıkça herkesin yaşam kalitesi artıyor?

Fizik kuralı basittir. Enerji yoktan varolmaz, ancak hal değiştirir. Zenginlik de enerjinin bir ifade biçimi. Evet, ekonomik olarak yoktan zenginlik varedebirsiniz, ama bu başka boyutta birşeylerin (mesela doğal dengenin) pahasına olacaktır. Şimdi neyin pahasına olduğunu umursamadan, hiç yoktan zenginlik yaratıldığı kabul edelim. Oyun teorisine göre her türlü Koordinasyon Oyunu bu modele uygundur, oyuncuların stratejilerinin kombinasyonları bireysel kazancı çeşitlendirir, ama toplam kazancın sabit olması gerekmez. Bu oyunda herkesin maksimum kazanç sağlayabildiği tek denge durumu, herkesin işbirliği yaptığı stratejiyle sağlanır. Zaten "klasik sağ söylem"in sıklıkla vurguladığı ve her türlü sömürüsüne bahane ettiği üzere, insanların kitlesel ekonomik ilişkileri sözkonusu olduğunda herkesin işbirliği yapması pratikte mümkün değil. Öyleyse, herkesin optimal stratejisi oyunu kendi kazancını maksimize edecek şekilde oynamaktır ki, herkes bunu yapıyor, ama nedense dezevantajlı olana, ısrarla "sen dur, kendi oyununu oynama, ben sana gönlümden kopanı vereceğim" deniyor.

Çünkü, zihniyet şu: "İslam vermeyi, sosyalizm el koymayı emreder" Yani, yoksul, yoksun, dezavantajlı olana öznelik hakkı tanınmıyor, yakıştırılamıyor. Hatta bu tahayyül edilemiyor. Ahlak, yani ekonomik iktidar sahibinin, yani "mutlak özne"nin ahlakı çözüm olarak sunuluyor, bu ahlakın nasıl sağlanacağı konusunda hiçbir altyapı önerilmeden, hiçbir sosyal sorun hakkı verilerek tanınmadan. Verimini arttırmak için masraflarını kısmak zorunda olan kapitalistle, yaşam kalitesini arttırmak için kapitalisti masrafa sokması zorunlu olan çalışan kitle arasındaki çıkar çatışmasında kitle kendi hakkını orgütlü ve sistemli olarak savunmazsa, hangi ahlak kapitalisti kendi verimini düşürmeye ikna edecek? Bunu ciddi ciddi savunan zihniyete göre, kültürel ve düşünsel özgürlükleri siyasi iktidar sahibinin ahlakına bırakmak da "iyi" değil mi?

Adil vergilendirmeden sözedene "Daha neyi ne kadar zorlayacaksınız?" demek nasıl bir anlamazlıktan gelmedir? Haktan, hukuktan, eşitlikten bahsedene hala Stalin sopası göstermek ne ısrarcı bir öcü göstermeciliktir? Neyi mi zorlayacağız? Vergilerin adaletlendirilmesini zorlayacağız mesela. Çocuklara parasız eğitim hakkını, eğitimde fırsat eşitliğini zorlayacağız. Temel sağlık hizmetlerinin her insan için temel hak olmasını zorlayacağız. Ücretlilere örgütlenme ve çıkarlarını hep birlikte savunma hakkının sağlanmasını zorlayacağız. Uluslarası ticaret anlaşmalarının adil olmasını zorlayacağız. Çalışanların insanca koşullarda, yaşamalarına zaman ayırmaları sağlanarak çalıştırılmalarını zorlayacağız. Sırf emekleri ucuza geliyor diye çocukların ağır işlerde çalışmalarının önüne geçmek için çözümler üretilmesini zorlayacağız. İnsanların hesapsız, kitapsız, tazminatsız, yığınlar halinde işten çıkarılmalarının önüne geçilmesini zorlayacağız.

Ve bütün bunları, çalışanlar, üretenler, ezilenler, yoksullardan oluşan bir "özne" olarak yapacağız. Kimsenin sadakasını dilenmeden, varsayılan ahlakına güvenmeden. Elbette, sizler de, kutsal ve değerli olan inancımızı bizi lümpenleştirmek için kullanırken, birisi çıkıp "hakkımızı savunmamız inancımıza aykırı değil, hatta onun gereği" dediğinde rahatsız olacaksınız.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Sayın Balbazar,

Değerlendirmeniz güzel, lakin eleştirdiğiniz hususlarda aslolarak, kapitalistlerin Stalin sopasını kullanması gibi siz de kapitalizm sopasını kullanıyorsunuz.

Ve karanlığa kurşun sıkıyorsunuz.

Mert'in de yaptığı o; üzerine ilave , zenginlerin alçak gönüllü olmasını "istemek" ile onları buna "zorlamak" arasındaki İslam inancı açısından "imtihan" kavramını ters yüz eden ve despotizmden başka bunun nasıl mümkün olacağının açıklanamadığı bir farkındasızlık.

İslam'ı geçtik, bunun despotizme dönüşmeden nasıl yapılacağına ilişkin tutarlı bir teori var mı?

Bir iktisatçı olsanız Batı'daki sosyal güvenlik kurumlarının niçin yaş sınırını "yükseltmek zorunda" olduğunu size teknik olarak anlatabilirdim. Bunun kapitalizmin vahşeti ile alakası filan yok bu bir realitedir. Ki bu sosyal güvenlik sistemlerini besleyen de zaten liberal ekonomilerdir.??

Küba gibi bir ülkede bunun nasıl işlediğini geçenlerde Barlas yazmıştı:

http://www.sabah.com.tr/2007/01/09/yaz09-40-104.html

Ben anlayamıyorum, istenen ne, böyle bir düzen mi?

Bu konuda görüşlerimi uzun uzun yazdım, bahsettiğiniz, kapitalizmin olumsuz yönlerinin tamamından da, bunu farklı bir işlevle uluslarası emperyalizme dönüştürülmesinden de tiksiniyorum ama bu, ekonomide temel olarak "serbest ticaret ve özel mülkiyet"i benimsemeye engel değil.

Daha önce size hitaben de söyledim ben liberal falan değilim, müslümanım, bana bu kalıplar dar gelir, kapitalizmin mahzurlarından da İslam ile korunulacağını düşünürüm. (Tıpkı ekonomiye dayanmayan başka ahlak dışı şeylerden de İslam ile korunacağım gibi...)

Bunun için de kapitalizme tepki olarak doğan sosyalizme ihtiyaç yok; çünkü bu tepkisellik uygulanabilir olmayan utopik bir model ve maalesef despotizme teşne hatta hatta despotizmsiz uygulanamaz bir siyasi düzen öne sürmekte. Geçtiğimiz yüzyılda örneklerini gördük.

Kapitalizmin nahoş bir çağrışımı var ve bu nahoşluğu hakediyor ama bu temel ekonomik kaidelerinin bir kısmını benimsememe neden engel olsun?

Lİberal sol gibi yumuşamış sosyalist söylem ise kendi içinde temel sosyalist kaideler açısndan çelişkilidir.

Özel mülkiyete ve serbest piyasaya ok. veren bir sosyalizm olabilir mi?

"Olabilir ama sosyal adalete de önem verir" derseniz bu sosyalizm falan olmaz. Ekonomik anlayışı kapitalizme uygun ama sosyal yönleri de olan bir çeşnidir ama sonuçta sulu sosyalizm bile değildir, bal gibi liberalizmdir.

Ekonomik temel olarak kapitalizme uygun "liberal solu" adlı duruşu benimsiyorsanız eğer, "neyi eleştirdiğiniz" ise ortada bir muamma olarak kalıyor.

Herşeye rağmen bu tartışmaların büyük faydası olduğuna inananlardanım.

Bu vb. konularda ve diğer meselelerimiz hakkında "daha sık" yazmanızı da hassaten istirham etmekteyim.

Saygılarımla..